Her an, her yerde, hiç ummadığım vakitte içim burkulabilirdi. Tamamen, büsbütün mutlu olamıyordum... Her zaman bir boşluk vardı içimde, asla dolmayacak bir boşluk. Ufacık mutluluklarım da vardı ama, nankör olamam. Hayatın bana da birkaç güneşli gün gösterdiği oldu, biraz için olsa da mutlu olabilirdim hani. Meselâ yeğenimle birlikte geçirdiğimiz vakitte, hafta sonları ablamla içtiğimiz sabah kahvesinde, hani benim biraz da olsa, mutlu olmam için çok şey gerekmezdi zaten. Sevdiklerim yanımda iken, gerçek hayattan ve günlük rutinden ufak kaçışlarda bulabiliyordum mutluluğu. Ama asla tamamen bir mutluluk hissedemezdim. Yüzüm zaten bir gün gülse, geriye kalan 6 gün yerle bir oluyordum
Bir zaman sonra kediciğim ölmüştü. 29 Mayıs tarihinde, komşu bana hareminde zehirlenmiş bi durumda bulduğunu söyledi. Tam iki sene önce onu sokakta bulmuştum. Onu gördüğüm andan çok bağlanmıştık ve ben onun annesi olmuştum gibi. Zaten ona "evlâdım" diye hitap ederdim... Annem de kızıyordu şakadan... İlk günlerde annem eve hayvan almamıza şikâyetçiydi. Çok havyanseverdi ama bağlanmaktan korkuyordu. Her bi canlıya kolayca bağlanabiliyordu çünkü... Ben beş yaşındayken bir kurt köpeciğimiz vardı, Cindy, ve onu üç sene önce kaybetmiştik. Çok seviyordu onu annem, aile diye sayıyorduk hepimiz. Öldüğünde çok ağladık annemle... Ben çocukken bir kuzucuğumuz da vardı, ismi Boncuk'tu. Daha küçücükken o da ölmüştü. Annemle yıldızlara bakıp bir kuzu için ağlamıştık hatırlıyorum. Sonra kardeşim doğmadan iki sene önce, 2009'da bir yavru köpek bulmuştuk, annesini kaybetmiş daha gözleri açılmamıştı. Bembeyaz, gözleri de maviydi. Onun da ismini Boncuk takmıştık. Eve alıp onu biberonla büyüttü, gece her iki saat uyanıp ona toz süt hazırlayıp, bir bebek gibi...annem ona da bakardı. Annem herkese anneydi kısacası. Birkaç yıl sonra o köpeciğimizi de zehirlemiştiler, onu da öyle kaybetmiştik. Annem çok ağlamıştı, çok üzülmüştü. Evlat gibi büyütüp bakmıştı ona nasıl olsa. Artık kaybetmek istemediğine rağmen, o kaybetme korkusuyla, yine de kabul etmişti kediciğimi eve, sırf ben çok istedim diye. Siyah-beyazdı tüyleri, Riley'nin. Onun kaybını yaşamaya yetişemedi annem. Çok ağladım kediciğimin de ardından ama çok uzun sürmedi göz yaşlarım. Kendimi avuttum..
"Neyse ki sanırım hep beraberler şimdi cennette..." düşündüm. Köpeciklerimiz, kuzucuğumuz, kediciklerimiz... saydıklarımdan daha çok hayvancıklarımızı kaybetmiştik. Konu o değil ama, asıl konu annemin her bi canlıyı sevmesi, büyütmesi ve artık onlarla cennetin yeşilliklerinde yeniden buluşmasıydı. Çocuk gibi ben de, öylece avuttum kendimi bi türlü.
Hayatımda olan biteni anneme anlatamamak çok aşırı zoruma gitmeye başlamıştı artık. Araba ehliyetimi aldığım gün meselâ. Çok mutluydum. Koşa koşa eve geldim... Ama?..Nasıl çok bu haberi anneme vermek isterdim. "Başardım anne" demek isterdim, o da benimle gurur duyardı yine, sarılırdı. Neyse ki yolum mezarlığa düştü yine, orada anlattım başarımı... Aslında ablam vardı, ablama anlattım. Abime söyledim meselâ, kardeşime... Ama anneme söyleyemedim. En çok annemle konuşmaya ihtiyacım vardı. Kimse annem olamazdı ki, annem gibi bakmaz, annem gibi konuşmaz, annemin söylediği lafları söylemezdi ki kimse.
Çaresiz kaldığım gecelerde, ne yapacağımı bilmediğim anlarda hep anneme koşmak istedim. Çok özlüyordum, hep te özleyeceğim. Uzun süreliğine rüyalarıma da gelmiyordu. Bazen sabah uyandığımda, anlatılmaz da yaşanır bi duyguya kapılırdım. Sanki annemi gördüm. Emindim ki o gece annemi rüyamda gördüğüme, ama hatırlamakta zorlanıyordum. Ne konuştuk, ne dedi, nasıl baktı, nasıl sarıldı..?! Annemi unutacağım diye ödüm kopuyordu.
Sesi. Meselâ sesini çok özledim. Sanıyorum sesini unutuyorum...
Gözleri. Elâ gözleri. Gözleri tertemiz aklımda.
Dokunuşu, sarılması...
İçim gidiyor bazı geceler. Tam bu gece gibi. Çok özledim. Çok özlüyorum. Çok özleyeceğim onu...
Haksız hayat. Haksız, haksız, haksız ... Çok severdim annemi, hiç kıyamazdım. Hayat bana bunu neden yaşattı?
Ah, aklım gidiyor, canım gidiyor... Ömür boyu nasıl taşırım ben bu yükü?