
Uzaktan görenler bile anlayabiliyordu. Balkonun bir kenarında oturmuş ana kuzusu ağlıyordu. Hayat aniden çok hızlı vurmuştu bana, dünyam yıkılmıştı. Henüz hayata kanat gerdim, hayallerime yelken açtım, tam da uçmaya hazırken, birden yere çakıldım. Hayattaki en değerli insanımı, gencecik yaşta aniden kaybedip toprağa teslim ettim. Camii avlusuna bırakılan bir bebekten ne farkım kalmıştı? O bebek sadece annesine, babasına ağlar belki ama ben; annemi, babamı, sırdaşımı, en iyi dostumu, limanımı, canımı, nefesimi, her şeyimi kaybetmiştim... Kalabalık içinde yapayalnızdım, yalnızkende çok kalabalıktım. Öyle bir çaresiz durumdu ki, kendimi bırakmak, düşmek gibi bir seçeneğim bile yoktu. İstemediğim, seçmediğim bir hayatı yaşamak zorundaydım. Renkler aniden canlılığını kaybetmişti, solmuştu ve her şey siyah-beyazdı. Ağaçların kurumuş dallarına bir daha yeşil yapraklar doğmayacaktı sanki, çiçekler asla açmayacaktı ilkbaharda, bu, deri ve kemikleri delen soğuk hiç bitmeyecek gibiydi. Güneşin doğuşu ve batışı hep aynıydı. Zaman gözümüzün önünden süzülüp gidiyorken, biz de kalır izlerdik.
Annemin vefat ettiği günden sonra çok güneşler doğdu, yağmurlar da yağdı, rüzgarlar bile esti... ama bize fark etmiyordu. Güneşin tenimize dokunan ısısını, kıyafetlerimizi ıslatan yağmurun damlalarını, saçlarımızın arasından esip geçen, yanaklarımıza al rengini veren rüzgarın soğukluğunu hissedemezdik. Bize her şey aynı ritimde ilerliyordu, manasız ve tıpatıp birbirinden hiç farkı olmayan günlerdi. Bazi günler tiril tiril titredim, bazi günler de terleyecek kadar sıcakladım. Bazi geceler uyku tutmadı, bazi geceler de başımı yastığa koyduğum gibi uyuyuverdim. Bazen uykuyu hakketmediğimi düşünüp ayakta kalıyordum, hani düşünüyordum da "Annem o soğuk kara toprağın altında uyurken, ben sıcak yatağımda yatamam", bazen de gece gelsin, uyuyayım da anneciğimle rüyalarda görüşelim diye acele ederdim. Bazi geceler limitsiz oldu, bir boşluğa bakarken günün yeniden doğduğunu farkettiğim sabahlar, bazen de geceler çok kısaydı, sabah olmasını istemediğim...
Hayat çok haksızdı ve o yüzden yaşamak istemiyordum artık, küsmüştüm alıp verdiğim nefese bile. Hayatım resmen, Allah'a "Al canımı!" diye yalvardığım geceler ve "Bıktım, bitsin bu kabus, uyandır beni yaRabbi" dediğim günler ile dolmuştu. Boş bir duvara bakıp intihar yöntemleri düşündüğüm olmuştu... canıma kıyıp ölmekten korkmuyordum, işe yaramayıp hayatta kalmaktan korkuyordum. Annemin ölümüne inanamazdım, inanmak istemiyordum, inanılacak birşey de değildi. Anneme kızdığım günler oldu "Hayatta kalması gerekiyordu" diye, sonra da oturup "Gücü bu kadardı" diye ağlıyordum küçük çocuk gibi. O kadar inanıyordum ki annemin yaşayacağına, bu hikayenin sonunda annemin sağ çıkacağına, şimdi geriye bakınca sanki kendimi, olmayacak Dua'ya "Amin" diyen bir zavallı gibi görüyorum.
Gözümün önünden asla gitmeyen o görüntü; hastane koridorunda uykusuz, aç, ağlamaktan yüzü gözü şişmiş, saçım başım taranmamış bir durumda, güçsüz adımlarla ameliyathaneyi arıyorkendi. Yoğun bakım ünitesinle ameliyathaneyi birleştiren koridorun sağ ve sol tarafları camdan, ben de yürüyorken başımı sola çevirip hastane katında sıralanmış odaların küçük camlarına baktım. Annem o camlardan, birisinin arkasındaydı. Camdan dışarı, annemin bulunduğu cam altını tahmin etmeye çalışıp bakarken, cama yansıyan kendi görüntümü gördüm. Omuzlarımda görünmeyen o kocaman yük, beni bükmüştü. Göz kapaklarım düşmüş, dudaklarım susuzluktan kurumuş, saç tellerim birbirine dolaşmış, dizlerim de beni zorla ayakta tutmaya çalışıyordu. Güç toplayıp, adımlarım beni anneme sürükledi. Yavru köpek annesini nasıl kokusuyla takip ederse, ben de annemi, aramızda olan bağ sayesinde buldum. Bilmeyerek bulunduğu yeri, aramaya mecalim kalmayarak, adımlarım beni taşıdı o gün. Koskoca ameliyathane kapısı arkasında buldum kendimi. Dizlerimin üstüne düşüp duvarın köşesine sarılıverdim.
"Anne, gitme" sayıklardım. "Kalk annem, çık gör sarışının geldi" çaresizce anneme sesleniyordum, beni duyamadığını bildiğim halde. "Annem sensiz naparım, anne gitme, anne beni bırakma" gibi bir sürü sözler söylemiştim o gün, şimdi yeniden hatırlamaya çalışırken, kalbime saplanan.
O hastane koridorunda, bir yetim gibi güçsüz adımlarla ilerlerken, çaresizliğin asıl anlamını öğrenmiştim.
Herkesin ağzından çıkan o aynı laf "Annen güçlü olmanı isterdi". Bilmiyordum sanki, sanki onlar annemi yaşadı da ben değil, hatırlatmalarına gerek yoktu. Annemin bana öğrettiği en iyi dersti; hayata inat mutlu ve güçlü kalmam gerek. Böyle bir durumda nasıl güçlü kalınırdı bilmiyordum ki... yine yaşamadığım bişeydi. Ama bana güçlü kalmayı en iyi annem öğretmişti ve annem, hayattaki en güçlü insandı.
İlk zamanlar kendimi "Annem bir yere kadar gitti ve gelecek" diye kandırıyordum. Zaten evde halâ kokusu, haremde arabası, kapı önünde ayakkabıları, dolabında kıyafetleri, dikmesini yetişemediği elbise kumaşları, yarı açık kalan rimeli, nerdeyse bitmiş pembemsi ruju, sevdiği kahve fincanı, her zaman oturduğu 'onun' diye bildiğimiz koltuğu, yemek masasındaki sandalyesi, diş fırçası, eve aldığı süsler, torununa ördüğü örgü hayvancıkları, dolaptaki sevdiği bisküvilerin açık kalan pakedi, yazdan topladığımız deniz kabukları unutulmuş bir poşetin içinde... yaz yaz bitmez, yarım kalanları. Her şey yarım kalmıştı, en çok ta yarım kalan ben ve kardeşlerimdik. Beni yarım bırakan diğer yarımım. Dokunduğum, gördüğüm, her köşede annemin izi vardı.
Bu güne bu gün, halâ biriktiriyorum anneme anlatacaklarımı. Yine yeniden görüşmemizin uzun zaman alacağını bildiğim halde, ödüm kopuyor en küçük ayrıntıyı unutacağım diye. Kendime "Sıkılma" diyorken buluyorum bazen kendimi "Biriktirmene gerek yok, annen zaten görüyor her gününü" diyorum. Sonra çaktırmadan, annemin sanki yanımdaymış gibi dönüp boşluğa bakıyorum "Gördün dimi ne oldu henüz?" soruyorum. Bazen aklımı kaybediyorum diye korkutuğum için susuyorum "Yapma" diyorum kendime. Yaşadıklarımız için mutlu olmaya çalışıyorken aynı anda yaşamaya yetişemediklerimiz için yanıyorum.
Bir yandan "Annemi çok gururlandırdım" diyorum. Her zaman çok iyi bir öğrenci oldum, diğer annelerin yanında göğsünü gere gere giriyordu sınıfa ne duyacağını bildiği için. Öğretmenlerin en sevdiği öğrenci olduğum için hep iyi laflar duydu benim hakkımda. Sonra büyüyüp üniversiteye gittim, yine gurur. Başarı üstüne başarı. Oyuncu oldum, şehirde onu durdurup benim annem mi soruyorlardı ona, benim adıma ona tebrik ederlerdi. Eve gelip bana heyecanla anlatıyordu, halâ sesi kulağımda... "ünlü kızım benim" diyordu. Hem canını sıkıyordu şakadan, bir gün cidden ünlü olursam, köşeyi dönüp te onu unutacağım diye, hem başarmamı da çok istiyordu, çok büyük destekçim oldu hayallerime ulaşmam için. Ona bir söz vermiştim "Bir gün seni kırmızı halıda yürüteceğim, ünlü kızının yanında" diye. Gözlerindeki o gurur, o heyecan ve o sevgi hiç silinmiyor aklımdan. Şimdi gelip sorsan bana, bir önemi kalmamış ki hiç bir şeyin. Başarsam ne yazar, annemin o gururunu görmeden yüzünde. Bunu anladığım gün de, annemin vefat ettiğinden birkaç gün sonra kazandığım "En iyi kadın oyuncu" ödülünü aldığımdaydı. Hiç fark etmezdi benim için. Ömür boyu, ne başarsam annem içindi zaten... artık kazanacağım ödüllerin benim için bi anlamı yoktu. Hayallerimden bile vazgeçmek istedim.
Diğer yandan "Annem benden birçok şey göremedi ki" diyorum. Üniversiteyi bittirmeme üç ders kalmıştı, diplomamı aldığımı görseydi bari. Ehliyetimi almadım daha,araba sürdüğümü görseydi bari. Evlenmedim daha, beni gelinlikle görseydi bari. Benden torun görmedi, onların büyüdüğünü görseydi bari... gerçeği anneciğim 100 yıl yaşasa bile hiç yetmeyecekti bana ama yine de "Çok erken değil mi daha annem?" soruyorum sessizce.
Alışmak epey bi zaman aldı. Hiç te alışamadım aslında onun yokluğuna. Annemin gidişinden sonra sırtımı herkes bıçakladı zaten. Ne dost, ne sevgili kaldı, düşmanlarım bile acıdı bana. Ama dayanmak zorundaydım. Başka çarem yoktu!
Yeniden ilkbahar geliyordu. Yeşillikler renk almaya başlamış, badem ağaçları çiçek açmıştı. Etraf rengarenk, mis kokuyordu. Benim için her şey boşunaydı. İnsanlara kendimi iyi göstermekten başka çarem de yoktu, yüzüme bana acırlarmış, başlarına hiç gelmeyecekmiş gibi bakarlardı. Çok merak edenler oldu, gelen giden oldu, gelmeyen sormayan oldu, sahteden yanımda olanlar, yalandan göz yaşı akıtanlar... bu hikayenin sonunda kardeşlerimle birbirimize kalandık. Bütün hikayeyi baştan sona bilenler bizdik. Konuşmamıza da gerek yoktu bazen, gözlerimizin içine bakıp anlardık birbirimizi biz. Kimseye de ihtiyacım yoktu aslında, zor günlerimi geçiriyorken yanımda sadece kardeşlerim vardı. Geriye kalan en büyük servetim.
Annem artık bir melekti. İlk zamanlar sık sık rüyalarıma geliyordu. Beni güldürerek uyandırdığı sabahlar oldu, eski zamanları bana yeniden rüyalarımda yaşattığı oldu. Bana tavsiye verdiği, nasıl dayanacağıma dair çare veriyordu...
Bir sabah mezarlığa gittim. Sık sık giderdim de, o sabah çok farklıydı. Sabah saatleri, mezarlık sessiz. İlkbaharın ilk günleriydi... yemin edebilirim ki sanki cennete girmiştim. Çok hafif bi rüzgar ağaçların yapraklarını sallıyordu. Dallarda kuşlar sakince sabah olduğunu haber edermiş gibi ötüyordu. Güneş o kadar güzel yansıyordu ki etrafa, huzuru tattığım çok az anlardan biriydi. Ayağını ilk mezarlığa bastığında, diyorlar ki, melekler ziyaretine gittiğine haber ederlermiş. O an, sanki annem, mezarlığının başında kolları açık beni bekliyormuş gibi hissettim. Yavaş adımlarla yaklaştım. Hiç bir şey konuşamazdım. Oturup etrafa baktım. Annemin daha iyi bir yerde olduğuna ikna olmuştum. "Annemin yeni bahçesine baksana" dedim içimden. Ona getirdiğimiz gül açmıştı, diğer türlü türlü çiçekler de rengarenk ve can doluydu. Dualar edip annemle dertleştim o sabah. Ben konuşuyor, o da beni dinlermiş gibiydi. Toprağı yemyeşildi. Cennetlikti annem, cennetteydi artık.
Kendimi toparlayıp eve gittim, günlük rutinime devam ettim. Hayat devam ediyordu, devam etmeliydi. Öyle ya da böyle, başka çarem yoktu.